Salzburg’ta 1 Gün

Benim gibi 40 senedir İstanbul gibi büyük ve kaotik bir şehirde bir şekilde yaşamaya alışmış bir insanın Kaprun gibi sessiz, sakin, trafikten, kavga patırtıdan uzak, çiçekler, böcekler ve doğayla iç içe bir yerde yaşaması ilk başlarda ne kadar tadından yenmez gibi bir durum olsa da birkaç gün gibi kısa bir sürede yerini şehir özlemine bıraktı.

Buzul kampında çocuklar öğlene kadar kaydıkları ve sonra da akşamüzeri hava şartlarına göre 1 veya 1,5 saatlik ciddi bir kara antrenmanı yaptıkları için 10 günlük kampın tam ortasında 1 günlük bir molaya ihtiyaç duyuluyor. Sevgili kayak eğitmenlerimiz Erkan, Kenan, Volkan ve Timur hocalar bu 1 günlük aranın çocukların dinlenmesi için verildiğini ısrarla belirtmelerine rağmen biz şehir hayatına özlem duyan ve her günümüz dolu dolu geçsin diyen Türk anneleri bu boşluğu fırsat bilip rotayı Salzburg’a çevirdik.

Kaprun Salzburg arası 108,6 kilometre ve arabayla yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Biz çoluklu çocuklu toplam 18 kişilik kalabalık bir ekip olduğumuzdan en ekonomik, en hızlı ve en konforlu ulaşım şekli olarak araba başı gidiş dönüş 200 euro’dan 2 adet 8 kişilik taksi kiraladık. Bu arada taksiyi ayarlayan kişi de Türk; dolayısıyla pazarlık, rota tayini gibi hassas konuları kolaylıkla hallettik. Böyle kalabalık bir grup değilseniz daha ekonomik olması açısından Kaprun’dan Zell am See’ye otobüsle gidip oradan da Bahnhof’tan trenle Salzburg’a ulaşabilirsiniz. Toplam seyahat süresi de yine 2 saati geçmeyecektir. Tren saatleri ve ücretleri ile ilgili bilgiye internetten ulaşabilirsiniz.

Avusturya’da arabayla yollara düştüyseniz yolculuğun kendisi de en az final noktası kadar heyecan verici. Küçük köylerin, kasabaların arasından kıvrıla kıvrıla ilerleyen yola, zirveleri bulutlara takılmış yüksek dağlar ve yanıbaşınızda gürül gürül akan Salzach eşlik ediyor. Issız dağ yolunun bir noktasında bazen park halinde bir sürü araba görünce ne olduğunu merak edip başınızı çeviriyor ve sıcağın etkisiyle serinlemek üzere kendilerini göle atmış Avusturyalılarla karşılaşıyorsunuz.

Sürücümüz çok şirin Macar bir kız olan Kata bizi Salzburg’ta Mirabell Sarayı’nn tam karşısındaki otoparkta indirdi ve akşamüzeri kendisiyle aynı noktada buluşmak üzere sözleşip bu sefer yaya olarak yola koyulduk.

Salzburg’u tam anlamıyla gezmek için en az 3 veya 4 güne ihtiyacınız var ama bizim gibi 6 saat gibi kısa bir zaman diliminde Salzburg’un genel havasını tatmak niyetindeyseniz görülmesi en çok tavsiye edilen yerlerden hem zevkinize uygun hem de birbirlerine yakın olanları seçmekte fayda var.

Çeşitli rehber kitaplara ve internet sitelerine göre Salzburg’ta mutlaka görülmesi gereken yerler şöyle sıralanmış: 1. Dom 2. Festung Hohensalzburg 3. Mozart’s Geburthaus 4. Mozart’s Wohnhaus 5. Museum der Moderne 6. Residenz 7. Salzburg Museum. Bunların arasından biz çocukları da ilgilendireceğini düşünerek Mozart’s Geburthaus, Mozart’s Wohnhaus, Festung Hohensalzburg (Salzburg Kalesi) ve şehrin kalbini oluşturan Getreidegasse isimli caddeyi seçtik. Yollara düşmeden rotayı bu şekilde belirlemiştik ama Kata bizi Mirabell Sarayı’nın tam karşısında arabadan indirince sarayı ve güzel bahçelerini de gezmeden edemedik.

Schloss Mirabell (Mirabell Sarayı)

Mirabellplatz’da bulunan bu görkemli saray Prens Archibishop Wolf Dietrich tarafından metresi Salome Alt için 1606 yılında yaptırılmış. Prenses bu görkemli saray için sesini fazla çıkarmamış olmalı ki prensin bu ilişkisinden 15 civarında çocuğu olduğu söylenmektedir. Daha sonra 1721 yılında saray barok mimarisine göre restore edilmiş. Sarayın içini ve göz alıcı güzellikteki bahçelerini ücretsiz olarak gezebilir; barok mimarisini yansıtan mermer yüzeyleri ve freskleri inceleyebilirsiniz.

Sarayın içindeki en güzel kısım Memorsaal (Marble Hall) isimli odadır. Eski günlerde burası kraliyet ailesinin davet salonu olarak kullanılırken Leopold Mozart ve çocukları Wolfgang ile Nanerl burada müzik yaparlarmış. Bugünlerde de Marble Hall çeşitli davetler, konferanslar, konserler ve en çok da düğünlere ev sahipliği yapmaktadır. Marble Hall’ın mermer merdivenlerini süsleyen aşk melekleri onu günümüzde dünyada en çok tercih edilen düğün yerlerinden biri olma konumuna taşımaktadır.

Sarayın bahçeleri sarayı ikinci plana atacak büyüklükte ve güzellikte. Çiçek düzenlemeli yeşil alanlar, gül bahçeleri, yapraklı bitkilerle bir kafes gibi örülmüş çardakları gezmek hem gözünüze hem de ruhunuza hitap edecek. Aslında hem saray hem de bahçeleri UNESCO tarafından dünya mirası anıtlarından biri olarak seçilmiş. Bu nedenle süreniz kısa da olsa yolunuzu Schloss Mirabell’den geçirmenizi öneririm.

Şansınız yaver gider ve hava güneşli olursa burada çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz. Dansçı heykeli hem bahçeleri hem de arka planda sarayı fotoğraflamak için ideal bir nokta. Bu arada burada bir parantez açıp Salzburg’un “The Sound of  Music” filminin çekildiği yer olduğunu hatırlamakta fayda var. Pegasus (Kanatlı At) Heykeli, merdivenler, Zwergigarten (Cüceler Bahçesi) ve çardaklı yol ise bu filmin hayranlarının hemen hatırlayacağı detaylar. Bu güzel köşelerde de fotoğraf çekerek gezinizi ölümsüzleştirebilirsiniz.

Ayrıca şehirde bu filmle ilgili önemli noktaların gösterildiği çeşitli günlük turlar da var. Bizim aramızdan bir grup da bu filmdeki “Sixteen Going on Seventeen” temasının çekildiği Salzburg’un 4,5 km dışındaki Schloss Hellbrunn und Wasserspiele parkına kendi imkanlarını kullanarak gittiler ve sıcaktan bunalmış olan çocukları bu güzel bahçelerde ve su oyunlarının olduğu çeşmelerde rahatlattılar.

Sularla ve doğanın güzellikleriyle haşır neşir olunan bu gezi noktasından da özellikle şehrin aşırı sıcağından kurtuldukları için çok mutlu döndüklerini ekleyeyim.

 

Parantezi burada kapatıp kaldığımız yere dönersek, Schloss Mirabell’deki gezimizi tamamlayıp yüzümüzü nehre döndüğümüzde karşımıza Mozart’s Wohnhaus çıktı. Buradaki bilet gişesinden Mozart’s Wohnhaus ve Mozart’s Geburthaus için kombine bilet alıp iki müzeyi de gezebilirsiniz. Tarihi açıdan Mozart’ın hayatını daha gerçekçi olarak takip edebilmek için bizim yaptığımızın aksine önce Getreidegasse caddesi üzerindeki Mozart’s Geburthaus’u sonrada da Mozart Wohnhaus’u gezmek daha faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Bu nedenle de yazıma tarih sırasına uygun bir şekilde devam edeceğim.

Mozart’s Geburthaus (Mozart’ın Doğduğu Ev)

Wolfgang Amadeus Mozart, 1756 yılında Getreidegasse üzerindeki sarı evde doğmuş ve hem çocukluğunu hem de gençliğini bu evde geçirmiş. Bu alçak tavanlı, dar merdivenli ve biraz kasvetli sayılabilecek odalardan oluşan  müze evde Mozart’ın çocukluğu ve gençliğine ait birçok objeyi görme fırsatı bulacaksınız. Bunların arasında Mozart’a ve ailesine ait resimler, portreler, mektuplar ve çocukken kullandığı ilk keman sayılabilir.

Mozart’ın doğduğu ev Salzburg’un en gözde müzelerinden biri olduğu için özellikle turistin bol bulunduğu yaz aylarında yoğun kalabalıklara gebe olabiliyor. Havalandırmanın olmadığı bu dar ve sıkışık müze evdeki ip gibi bir kuyruğa takılıp gezmek istemiyorsanız sabahın erken saatlerinde yolunuzu bu tarafa düşürmenizi tavsiye ederim.

Mozart’s Wohnhaus (Mozart’ın Yaşadığı Ev)

Mozart ailesinin 1773 yılında taşındığı bu ev, Wolfgang Amadeus Mozart’ın doğduğu eve göre çok daha aydınlık ve geniş. Mozart kısa yaşamı boyunca bestelediği en önemli eserlerinin büyük bir çoğunluğunu burada üretmiş. Bu müzede Mozart’ın orjinal piyano fortelerini, eserlerini yazdığı defterleri ve hayatıyla ilgili oldukça detaylı bilgileri bulabileceksiniz. Burada biletinizle birlikte size verilen audio guide sayesinde müzeyi gezerken Mozart ile ilgili önemli bilgilerin yanı sıra zaman zaman da bestelerini kulaklığınızdan dinleyerek Mozart’ın hayatının içine daha kolay adım atabiliyorsunuz.

Mozart’ın hem doğduğu hem de yaşadığı eve ait beklentilerinizi çok yukarıda tutmamakta fayda var zira bu müzeler dijitalin işe karıştığı, interaktif aktivitelerin yer aldığı gelişmiş müzecilik uygulamalarından pek nasiplerini almamışlar. Müzenin konusu her ne kadar 7’den 70’e herkesin ilgisini çekecek nitelikte olsa da özellikle çocuklar ve yeni jenerasyon gençliği için onları biraz daha işin içine katacak düzenlemeler yaparak buralar hayat boyunca bir kez gezilebilecek müzeler olmaktan çıkarılabileceklerdir. Her zaman dediğim gibi müzeciliği en iyi İngilizler bilir. Gezginin sadece gözlerine değil diğer duyu organlarına da hitap ederek onu müze konusunun içine çekerek sadece sergileneni değil gözlemciyi de aktif bir unsur haline sokarak düzenledikleri müzeleri gezginin zihninde unutulmaz kılarlar. Bu nedenle de Mozart’ın müze evlerinde maalesef umduğumu bulamadım diyeceğim. Ayrıca her iki müzenin de çıkışında bulunan hediyelik eşya dükkanlarındaki objelerin de sıradanlıktan kurtarılmaya ihtiyaçları var.

Daha önce de belirttiğim gibi biz sırasıyla Mirabell Sarayı, Mozart’s Wohnhaus ve Mozart’s Geburthaus’u gezdikten sonra saatin öğleyi bulmasıyla hem karnımızın acıkması hem de sıcakla baş edemez hale gelişimizle şirin Getreidegasse’nin kalabalığında bir öğle yemeği molası verdik. Burada şirin Avusturya kafe ve restoranlarından, Nordsee gibi deniz ürünleri satan zincirlere, çocuklar için maalesef vazgeçilmez olan McDonald’s’a kadar her zevk ve bütçeye hitap edecek seçenekler var. Biz grup olarak kalabalık olduğumuzdan tabii ki de ortak bir noktada anlaşamadık ve dağıldık. Getreidegasse boyunca tüm binalar altlarında bulunan kemerlerle Getreidegasse’ye paralel iki sokağa açılıyor ve bu kemerlerden geçtiğinizde bu sokaklarda da adeta gizlenmiş birçok restorana rastlıyorsunuz. Biz de küçük bir grup olarak bu caddenin bir ucunda bulunan Arthotel Blaue Gans’in restoranında soğuk biralarımızla lezzetli Avusturya yemeklerinden yedikten sonra rotayı biraz daha serin olacağını da umarak yüksek bir tepenin üzerine konumlanmış olan Festung Hohensalzburg’a çevirdik.

Bizi kaleye götüren yol üzerinde ilerlerken Salzburg’un meşhur Dom’unun da önünden geçtik ve hızlıca da olsa hem Domplatz’ı  hem de eski şehrin ortasında bulunan oldukça büyük bir meydan olan Kapitelplatz’ı gördük. Bence Kapitelplatz’ın en büyük özelliği tam yukarınızda duran kaleyi çok iyi fotoğraflayabileceğiniz bir nokta olması. Bunun yanında burada büyük bir çeşmenin üzerinde deniz tanrısı Neptün’ün denizatı üzerinde bir heykeli bulunmakta. Meydanın ön kısmında ise bu tarihi heykele göre oldukça aykırı duran dev bir altın kürenin üzerinde ayakta durmuş ve çevresine adeta kayıtsızca bakan bir insan heykelini göreceksiniz. Oldukça dikkat çekici olan bu heykelin hemen yanında ise yine dev bir satranç takımı sizi bekliyor olacak. Bizim çocuklar tabii hemen işe koyulup satranca başladılar ama onları dondurmayla kandırıp rotamıza devam etmek üzere yüzümüzü kaleye çevirip yürüyüşe devam ettik.

Festung Hohensalzburg (Salzburg Kalesi)

Şehri çevreleyen tepelerin üzerine konumlanmış 900 yıllık Salzburg Kalesi ulaşılması bir o kadar zor ama görkemli görüntüsüyle tüm şehri kucaklayarak varlığını tüm gezimiz boyunca hissettirdi. Avrupa’nın en büyük ve en iyi korunmuş kalelerinden biri olan Salzburg Kalesi tüm şehre tepeden bakarak size adeta minyatür bir Salzburg maketi sunmaktadır. Mirabell Sarayı, Dom, Mozart Köprüsü ve Salzach’ı panoramik bir şekilde görerek çok güzel fotoğraf kareleri yakalayabilirsiniz.

Kaleye 15 dakikalık dik bir yamaç tırmanışıyla veya hızlı bir füniküler yolculuğuyla ulaşabilirsiniz. Aşağıdan yukarıya bakıldığında kale oldukça yüksekte göründüğünden bizim gibi güneşin tepede olduğu öğlen sıcağında kaleye çıkmaya karar verdiyseniz füniküler kesinlikle daha akılcı bir seçenek. Zira tepeye kadar yürümeyi tercih eden bir arkadaş kalenin içinde su satan büfecinin neredeyse tüm stoğunu bitiriyordu.

1077 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu ile papalık arasında itilaflar devam ederken Gebhard von Helffenstan tarafından basit bir kale duvarı olarak inşa edilen yapı, 1459-1519 yılları arasında Salzburg’un prens başpiskoposu olan Leonard von Keutschach sayesinde bugünkü haline getirilmiş.

Avusturya’nın Avusturya-Macaristan İmparatorluğu iken bugünkü durumuna gelişini adım adım resim ve haritalarla izleyecek; kalenin içindeki farklı odaları gezebilecek ve hemen hemen her kale müzede görebileceğiniz savaş araç gereçleri, silahlar, kap kaçak gibi kullanılan günlük eşyalar, kadınların mücevher tarzı süs eşyaları ve kıyafetlerini görebileceksiniz. Bütün bunların arasında en çok mızrakların sergileniş biçimini sevdim. Hatta sevmekten öte oldukça etkileyici buldum. Büyük bir salonda sergilenen metal  çubuklardan yapılmış heykeller, ellerine tutuşturulmuş mızraklarla korkutucu bir animasyon filminden fırlamış gibi duruyorlardı. Bu salonun hemen yanında bulunan mutfak teması için de yemek tabakları adeta modern sanat müzesinde görücüye çıkıyormuşçasına göz alıcı bir şekilde sergilenmişti.

Salzburg Kalesi, şehre tepeden bakan muhteşem konumuyla ve püfür püfür esintisiyle sıcak bir Haziran öğleden sonrası için ideal bir seçim. Bunun yanısıra haritadan bakarak ve yollarını arşınlayarak keşfettiğiniz şehri tepeden, kuşların gözüyle, büyük bir maket gibi görmek de hem bizler hem de çocuklar için oldukça hoş bir deneyim oldu.

Kaleyi gezip fünikülerle tekrar aşağı indikten sonra yolumuz üzerindeki St. Peter Manastırı’nın kilisesi ve Salzburg’un en eski mezarlığı olan Petersfried hof’u da hızlıca gezdikten sonra tekrar Getreidegasse’ye döndük. Getreidegasse, şirin butikleri, tüm sokak boyunca sıralanmış ferforje tabelaları, arabanın geçmediği dolayısıyla insanların doldurduğu cıvıl cıvıl haliyle hafızalardan çıkmayacak bir küçük cadde. Burada da biraz dolaştıktan sonra yine sıcağı bahane edip yolumuzu meşhur Sacher Hotel’e çevirdik.

Salzach Nehri’nin yeni şehir kıyısında Schwarz Strasse üzerinde bulunan Hotel Sacher, Salzburg klasik mimarisi ve dekorasyonu ile Salzburg’da görülmesi gereken yerler arasındayken dünyaca meşhur Sacher Torte’si de tadılması gereken tatlar arasında.

Salzburg’da doğup yaşayan Mozart’a Salzburglular sahip çıkmış ve onun anılarını tüm şehirde yaşatarak şehri bir Mozart müze şehrine dönüştürmüşler. Wolfgang Amadeus Mozart Havaalanı, Mozart’ın doğduğu ve yaşadığı evler, heykelinin bulunduğu Mozart meydanı, Mozart çikolataları, likörleri, çeşitli tarihi mekanlarda sunulan Mozart dinletileri ile tüm Salzburg seyahatiniz boyunca Mozart’ı yaşayacak, öğrenecek ve onu daha da merak edeceksiniz.

Hani bir şehre kışın gidip soğuktan dolayı açık mekanları çok fazla gezemez ve buraya bir de yazın gelmeli dersiniz ya işte Salzburg benim için tam bu durumun tersini yansıtan bir örnek oldu. Salzburg’a yolum ilk defa yaklaşık 20 sene önce bir kayak tatili sırasında havanın kaymak için elverişli olmadığı bir gün günübirlik bir gezi şeklinde düşmüştü. Havanın gerçekten soğuk olduğu bir Şubat günü Mozart’ın doğduğu evi ve Salzburg’un daracık sokaklarını gezip ufak tefek alışverişler yaparak bu güzel şehrin havasını azıcık da olsa solumuştum. İkinci gezim ise 26 Haziran gibi yazın resmen başladığı ama Avrupa’nın kıta olarak kavrulduğu bir dönemde 34 derecelik bir sıcaklıkta gerçekleşti. Avrupa’nın denizden uzak şehir merkezlerinde görülen kavurucu sıcağı ezelden beri sevmem ama bu gezideki hava durumu görülen mekanların tüm güzelliğine rağmen bizi bezdirdi ve dönüş yolunda arkadaşlarıma, “Biliyorum, bunun hep tersi söylenir ama bu şehri bir de kışın görmek lazım” dedim.

Booking.com
Dünya çapında 6000 i aşkın yerleşim yerinde en uygun fiyata araç kiralama