3 Günde Stockholm: Üçüncü gün – Djurgården

İrlanda’nın ortaçağ şehri: Kilkenny gezisi
30/05/2020
Estoi Sarayı: Düğün Organizasyonlarının Romantik Adresi
19/06/2020

Efsanevi bir ada: Djurgården

Stockholm gezimizin üçüncü yani son gününü Djurgården Adasına ayırdık.

Kaynak: Wikimedia Commons

Biz yürüyerek gittik adaya, yani toplu taşıma, feribot filan şart değil. Ana karadan adaya yürüyerek bir köprü ile geçiliyor zaten. Öyle karadan çok uzakta deniz aşırı bir ada diye düşünmeyin yani. Zaten Stockholm birbirinin içine girmiş bir dolu adadan oluşan bir şehir.

Buyurun google haritalardan bakın isterseniz.

Etrafı seyrederek ve fotoğraf çekerek yürüdüğümüz sahil yolu boyunca nefis manzaralar eşliğinde vakit nasıl geçti anlamadık ve bir baktık ki çoktan varmışız adaya.

Şehrin ortasında sessiz sedasız bir ada Djurgården. Burası, uzun süre kraliyet ailesinin özel mülkü olarak kalan doğa harikası bir yer. 18. yüzyılın ortalarına kadar krallar bu adada geyik avına çıkarmış. Sonrasında bu ada halka açılmış ve 1891 yılında Skansen açık hava müzesi kurulmuş burada. Djurgården, 1995 yılında şehrin ulusal parkı olarak kabul edilmiş ve adadaki doğal yaşam ve kültürel miras oldukça sıkı kanunlar ile koruma altına alınmış.

Djurgården’da neler var?

Aslında Djurgården’ın anlamı “Hayvanat Bahçesi” ama bu adada hayvanları doğal ortamlarında yaşarken görebilmemizin dışında çok daha fazla şey var. Pek çok değişik müze, birden fazla konser ve gösteri alanı, devasa bir lunapark, kraliyet ailesi mensuplarına ait evler gibi yapıların yanısıra, sayısız bitki çeşidinin yer aldığı koskocaman yemyeşil bir alan, parkları ve göletleri ile şehrin ortasında inanılmaz bir vaha burası.

Özellikle İsveç tarihi, kültürü ve geleneklerinin adada yaşatıldığı Skansen Açıkhava Müzesi de adaya büyük önem katıyor.

Müzelerin de hemen hepsi enteresan konularda. Mesela ABBA Müzesinde, İsveç’in dünyaca ünlü pop müzik grubu Abba’nın üyelerinin balmumu heykellerinden tutun da albümlerinin kapaklarına kadar onlarla ile ilgili her şeyi burada görmek mümkün.

Bir diğer enteresan müze de Vasa Müzesi. 1628 yılında Stockholm limanından ayrılıp çıktığı ilk seferde batan Vasa isimli savaş gemisinin hikayesinin sergilendiği bu müzede batan geminin kurtarılan ve renove edilen halini görmek mümkün.

Özellikle çocukların ilgisini çekecek yerler de var elbette, mesela Junibacken Masal Dünyası bunlardan biri.

Onca değişik ve farklı şeyi aynı günde görmek elbette mümkün değil, o yüzden en enteresan olanlarını seçmekte fayda var.

Bizim vaktimiz iki tanesini etraflı bir şekilde gezmeye yetti. Tercihimizi Vasa Müzesi ve Skansen’den yana kullandık. Her ikisini de çok sevdik, yani tercihlerimizden süper memnun kaldık. Ama vaktimiz kalsaydı ABBA müzesini de görmeyi çok istemiştim. Neyse artık o da bir dahaki sefere : )

İşte ana karadan Djurgården Adasına geçişimizi sağlayan köprü…

Ve köprüden adaya ilk bakış…

Djurgården Adasına geçer geçmez yeşilin büyüleyici tonları siz kucaklıyor.

Djurgården

Müzeler, etkinlik alanları yürürken birer birer karşınıza çıkıyor.

Biz ilk önce Vasa Müzesi’ni gezdik. İşte bu müzede yaşadıklarımızın hikayesi…

Vasa Müzesi

Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu müze vaktiyle çok şaşaalı bir savaş gemisi olan Vasa’ya adanmış bir müze. Ne yazık ki bu görkemli savaş gemisi daha çıktığı ilk seferde batmış. Müzede geminin nasıl kurtarıldığı, renovasyonunun nasıl yapıldığı ve aslına en yakın haline getirmek için ne aşamalardan geçildiği detaylıca anlatılıyor.

Videolar, fotoğraflar ve filmler eşliğinde müze sizi 1600’lü yıllardaki geminin ilk yapım aşamasından alıp, o hazin batışını, yıllar sonra denizin altından binbir meşakkatle kurtarılışını anlatıyor.

Bir nevi İsveç’in Titanik gemisi bu Vasa – hem ihtişamlı oluşları açısından, hem de ilk yolculuklarında batmaları açısından benzeşiyor hikayeleri. Ama tabii Vasa yolcu değil savaş gemisiydi : )

Vasa Müzesi

Yaklaşık yarım saat sıra bekledik müzeye giriş bileti alabilmek için. Grup turlar ve öğrenciler geldiği için epey bir kuyruk vardı. Müzeye giriş kişi başı 150 İsveç Kronu idi Mayıs 2019 tarihi itibariyle.

Müzeye girer girmez sizi devasa yapısıyla Vasa gemisinin orijinali karşılıyor.

Aşağıdaki heykeller 16 Ocak 1628 tarihinde Kral II. Adolf Gustav’ın amirali ile birlikte inşaası tamamlanmak üzere olan yeni gemisi Vasa’yı incelemek üzere Stockholm tersanesine gelişini tasvir ediyor. Epek sükse yapacaktı kesin bu görkemli gemi ile: )

Aşağıdaki maket Vasa gemisinin ilk yapıldığı zamanki yepyeni halinin 1:10 ölçekli bir kopyası. 10 yelkeninin de açık olduğu hali tasvir edilmiş. Belki de o ilk yolculukta tüm yelkenlerini açamamıştı bile, kimbilir… Yazık : (

1985-90 yılları arasında Denizcilik Müzesi tarafından yaptırılmış olan bu model uzunca bir süre boyanmadan bekletilmiş. Orijinal gemideki renklerin nasıl olduğunun tespit edilmesi için yaptıkları araştırmalar 12 yıl sürmüş.

Üzerindeki rengarenk heykeller ile tamamlanmış hali maket olarak bile olsa oldukça etkileyici…

Gemi süslemesinde kullanılan heykeller kral ve İsveç halkının cesaret, inanç, bilgelik gibi özelliklerine hitaben İncilden, mitolojiden ve halk efsanelerinden esinlenilerek yapılmış.

10 Ağustos 1628 yılında batan Vasa gemisi uzun yıllar boyunca unutulup gitmiş. İlk arama çalışmaları 1920 yılında olduysa da pek bir aşama kaydedilememiş. 1955 yılında Anders Franzén tarafından tekrar başlatılan arama çalışmaları ise 1956 yılının Ağustos ayında sonuç vermiş ve batık geminin tam yeri çamura battığı deniz tabanında tespit edilmiş.

Yeri tespit edildikten sonra geminin kurtarılması için zorlu bir mücadeleye başlanmış. 700 tonluk çamura batmış bir geminin yüzeye çıkarılması özellikle o günkü imkanlarla epey sıkıntılı olmuş. Muhtemelen operasyonun en eziyetli kısmı dalgıçlar tarafından gerçekleştirilmiş. Üzerlerindeki 100 kilo ağırlığındaki giysi ve ekipmanlar ile dalıp 4 derecelik gayet soğuk bir suda çalışmak zorunda kalmışlar.

Geminin yapıldığı yıllarda kadınların İsveç toplumundaki yeri ve Vasa ile ilgili çalışmaları hakkında da bilgiler var müzede…

Bu müzeyi ziyaret eden herkesin en çok merak ettiği sorunun, yani geminin neden ve nasıl battığının hikayesi ise 10 dakikalık bir film gösterisi ile anlatılıyor. Tabii ki burada söylemek olmaz, gidecek olanlar için sürprizini bozup “spoiler” vermiş olmayalım : )

Ve geminin hazin sonunu seyrettikten sonra artık müzeden ayrılma vaktimiz geldi. Son bir kez o görkemli haline bakıp, Vasa’ya veda ettik.

Aaaa, elbette ki minik ve hafiften uydurmasyon Vasa’mızı almadan ayrılmadık müzeden : )

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir